LADA'NIN FENERİ← Ana sayfa

Likya Games

Lada’dan Masallar

Lada’nın hikâyesi burada bitmiyor.

İlk masalımız Dördüncü Kardeş. Kimsenin dinlemediği bir sabah, Asya köyün kaybolan hayvanlarının izini sürmek için tek başına yola çıkar. Birlikte dinleyebilir ya da okuyabilirsiniz.

Dördüncü Kardeş

Aycan’ın sesiyle · yaklaşık 17 dakika

Dinleyin beni.

Bu masalı size hep eksik anlattılar.

Üç kardeş yola çıktı, biri başardı, dediler.

Yanlış.

O gün dört kardeş vardı.

Ve yolu bulan en küçük olandı.

Ben oradaydım. Ben Lada’yım.

Meraklı çocukların peşinden gitmek gibi bir huyum var. Çünkü bir çocuk dikkatle baktığında dünya ona bir şey gösterir. O gün onu görense Asya oldu.

Likya’nın dağlara yaslanmış küçük bir köyünde yaşıyordu Asya.

Bu köyde ona çoğu zaman adıyla bile seslenmezlerdi.

“Küçük.”

“Ufaklık.”

“Sen dur, büyükler baksın.”

Asya böyle zamanlarda susardı.

Ağabeyleri Tuna, Bora ve Arda da köydekiler gibi onu sessiz sanardı.

O sabah ahırın önünde Kara huysuzlanıyordu. Eşek kulaklarını geriye yatırmış, sol arka ayağını yere değdirmeden kapıya doğru yan yan gidiyordu.

Bora uzaktan seslendi:

“Yine inadı tuttu bunun!”

Tuna halatı aldı.

“Çekilin, ben tutarım.”

“Tutmayın,” dedi Asya.

Kimse duymadı.

Tuna yaklaşınca Kara çifte atacak gibi oldu. Tuna son anda geriye sıçradı.

Arda güldü.

“Bugün hepimizi çifteleyecek galiba.”

Asya Kara’nın ayağını inceledi. Tüylerinin arasında ince, koyu bir çizgi vardı.

“Diken batmış.”

Bora kaşlarını kaldırdı.

“Nereden anladın?”

“Ayağını yere basmıyor.”

Arda başını yana eğdi.

“Yine hayvanlarla mı konuşuyorsun?”

“Konuşmuyorum,” dedi Asya. “Dinliyorum.”

Kara’ya yavaşça yaklaştı. Dokunmadan önce bekledi. Eşeğin nefesi yumuşayınca elini uzatıp dikeni çekti.

Kara ise başını yavaşça Asya’nın omzuna yasladı.

Tam o sırada ahırın öteki ucundan babasının sesi geldi:

“Malları çıkarmamışsınız hâlâ!”

Asya, Bulut adını verdiği ineğinin yorgun gözlerine baktı. Kalabalıktan ürken küçük keçi Sümbül’ü kapının yanında buldu. Kara’nın ayağını da bir kez daha yokladı.

Sonra üçünü de adlarıyla dışarı, otlanmaya çağırdı.

O günün gecesinde ay incecikti. Dağdan esen rüzgâr çınar yapraklarını birbirine sürttü. Ahır kapılarının demirleri hafifçe tıkırdadı.

Sabah olduğunda köy bağrışlarla uyandı.

Ahırlar boştu.

Bulut yoktu. Kara yoktu. Koyunlar ve keçiler yoktu.

Kapılar açıktı ama kilitler kırılmamıştı. Yemlikler devrilmemiş, çamurda boğuşma izi yoktu. Sanki biri kapıları açmış, hayvanlar da sırayla dışarı çıkmıştı.

Ahırın arkasında köylüler toplanmıştı. Yaşlı çoban toprağın üzerindeki büyük, yuvarlak izi gösterdi.

“Aslan izi,” dedi. “Böylesini yıllar önce Ksantos yolunda görmüştüm.”

Tuna hemen öne çıktı.

“Aslan varsa ben korkmam. Ksantos yoluna giderim.”

Bora dere kıyısındaki izleri gösterdi.

“Keçiler suya inmiş. Koşarsam onlara yetişirim.”

Arda açık tepe yolunu gösterdi.

“Ben tepeye çıkarım. Yukarıdan bütün yolları görürüm.”

Asya, büyük izin yanındaki küçük toynak izlerini gördü. Taze izler, üç kardeşin seçtiği yolların hiçbirine gitmiyordu.

“İzler Kara Diken Ormanı’na dönüyor,” dedi.

Babası başını çevirmeden konuştu:

“Sen evde kal. Yol tehlikeli.”

“Ama—”

“Asya.”

Bu kez adını söylemişti ama onu durdurmak için.

Üç ağabey üç ayrı yöne çıktı.

Asya bir süre boş ahırda kaldı. Büyük ize ve küçük toynaklara yeniden baktı.

Sonra çantasına ekmek, su, halat ve şifalı ot kesesini koyup,

Kara Diken Ormanı’na doğru yola çıktı.

İlk saat kolaydı.

İkinci saatte orman karardı.

Kara Diken Ormanı, eski kaya mezarlarına bakan yamaçlara yaslanırdı. Kalın sarmaşıklar ağaç gövdelerine dolanır, gökyüzü dalların arasında ince çizgiler hâlinde görünürdü.

Asya yalnızca yere bakmadı. Kırılmış bir dalı ve çamurdaki taze toynak izlerini takip etti.

Taşlık yere geldiğinde izler kayboldu. Asya durdu. Ya yanlış geldiyse? Babası haklı olabilir miydi?

Bir an geri dönmek istedi. Sonra çalıya takılmış keçi kıllarını gördü. Çalının ardındaki patikaya girdi.

Derken ayak bileğine serin bir şey dokundu.

Asya olduğu yerde dondu. Eteğine dolanan ince, koyu çizgiyi görünce yılan sandı.

Bir adım geri çekildi.

Koyu kıvrım da onunla birlikte kıpırdadı. Eteğinden çantasına uzandı, ince dalları saçlarına takıldı.

Asya nefesini tuttu.

Tam o sırada yanağına küçük bir yaprak değdi.

Yılan değildi.

Vadiye giden yolu tutmuş huysuz bir sarmaşıktı.

Asya kurtulmaya çalıştıkça sarmaşık sıkılaştı. Çantası dallara sürtününce kesedeki kekik kokusu yayıldı. İnce dallardan biri geri çekildi. Asya bunu fark etti.

Şifalı ot kesesini açıp kekik, adaçayı ve defne yapraklarını avucunda ufaladı. Keskin koku havaya yayıldı.

Sarmaşık titredi. Bir an daha Asya’yı tuttu, sonra hop bıraktı.

Asya toprağa düştü.

Başını kaldırdığında dalların arasında bakır renkli iki göz gördü.

Bir göz kırpımı kadar.

Sonra yok oldular.

Gözlerin bulunduğu ağacın dibinde bal renginde küçük bir taş duruyordu. Üzerinde kanada benzeyen ince birkaç çizgi vardı.

Asya taşı eline aldı.

Sıcaktı.

Derken uzaktan “İmdat!” diye bir ses geldi.

Arda’nın sesiydi.

Asya sese doğru koştu. Uçurumun kıyısına vardığında Arda’yı aşağıdaki dar çıkıntıda gördü. Ayağı iki kayanın arasına sıkışmıştı.

“Asya?” dedi Arda. “Yardım et —”

“Kıpırdama.”

Asya halatın bir ucunu babasının öğrettiği düğümle genç bir çama bağladı. Öteki ucunu Arda’ya indirdi.

“Önce ipi beline bağla,” dedi Asya. “Kayaya tutununca ayağını yavaşça çevir. Ben yukarıdan tutacağım!”

Arda bu kez itiraz etmedi. İpi beline bağlayıp ellerini kayaya dayadı. Biraz doğrulunca ayağını yana çevirebildi. Yavaşça çekti; ayağı kayaların arasından kurtuldu.

Bir çıkıntıya bastı.

Bir sonrakine uzandı.

Asya ipi gergin tutarken Arda kendini yukarı çekti.

İkisi de yere uzanıp bir süre yalnızca nefes aldı.

“Teşekkür ederim,” dedi Arda.

“Beni nasıl buldun?”

“Sesini duydum.”

Arda, Asya’nın geldiği yola baktı.

“Peki, buraya neden geldin?”

“Hayvanların izlerini takip ettim.”

“Ama çoban aslan izinden söz etmişti.”

“Aslan izi gerçekti. Ama hayvanların toynak izleri ormana gidiyordu.”

Arda sustu. Sonra alçak sesle sordu:

“Neden söylemedin?”

Asya’nın gözleri doldu.

“Söyledim. Kimse dinlemedi.”

Arda başını eğdi.

“Ben de dinlemedim.”

Konuşmaları çalıların hışırdamasıyla kesildi.

İki kurt karanlıktan çıktı. Arda yerde taş aradı. Asya korkudan kıpırdayamadı.

Kurtlar Asya ile Arda’ya doğru koştu, sonra yanlarından geçip gitti. Arkalarından üç kurt ve iki tilki daha geçti. Bir turna da alçaktan uçarak aynı yöne gitti.

Arda Asya’ya baktı.

“Sen önden git.”

Asya ve Arda hayvanların peşinden yürüdü.

Yol yükseldi. Önce melemeler, kişnemeler ve toynak sesleri duyuldu. Sonra tepenin ardındaki vadi göründü.

Aşağısı hayvanlarla doluydu. Atlar, koyunlar, inekler, yabani keçiler, tilkiler ve kuşlar yan yana dinleniyordu.

Vadinin ortasında dev bir çınar vardı: Letoon Çınarı.

Çınarın iki yanında iki aslan oturuyordu.

Asya, sabah ahırın arkasında gördüğü büyük, yuvarlak izi hatırladı.

Letoon Çınarı’nın gövdesinden bir kadın çıktı.

Ne gençti ne yaşlı. Tacı yoktu; ama yürüdüğünde vadideki bütün hayvanlar başlarını ona çevirdi.

Asya onu ninesinin masallarından tanıdı. O, yaban hayvanlarını koruyan Tanrıça Ertemi’ydi.

“Geldiniz demek,” dedi Ertemi.

Asya vadiye indi. Bulut oradaydı. Kara, yaralı ayağını dinlendiriyordu. Sümbül annesinin yanında uyuyordu.

Arda çevresindeki hayvanlara göz gezdirdi.

“Onları siz mi getirdiniz?”

Ertemi ona döndü.

“Kapıları ben açtım,” dedi. “Gelmek isteyenler geldi.”

“Neden?” diye sordu Asya.

Ertemi, çınarın gölgesindeki hayvanlara baktı.

“Bulut yorulduğunda kimse durmadı. Kara ayağını kaldırdığında inat ediyor sandılar. Sümbül korkup saklandığında onu çekip çıkardılar. Sonra hepsini birden çağırdılar: ‘Mallar!’”

Asya başını eğdi. Babasının ahırdaki sesi hâlâ kulağındaydı.

“Burada adları unutulmuyor,” dedi Ertemi.

“Ama köydekiler de adlarını biliyor.”

“Biliyorlar,” dedi Ertemi. “Yine de Bulut’u çağırırken yalnızca vereceği sütü düşünüyorlar bazen. Yorulup yorulmadığına bakmıyorlar.”

Asya, ineğin yanına çömeldi.

“Bulut.”

İnek başını kaldırdı. Asya elini alnında gezdirdi. Bulut gözlerini yarı yarıya kapattı.

“Kara.”

Eşek kulaklarını ona çevirdi.

“Sümbül,” diye fısıldadı.

Küçük keçi annesinin yanından çıkıp Asya’ya yaklaştı. Burnunu avucuna dayadı. Asya gülümsedi; sonra gülümsemesi yavaşça söndü.

“Bana da çoğu zaman ‘küçük’ diyorlar,” dedi. “Bir şey anlatmaya başlayınca büyükler konuşsun istiyorlar.”

Arda yere baktı.

“Bu sabah izleri söyledim,” diye devam etti Asya. “Kimse dinlemedi.”

Ertemi elini Asya’ya uzattı.

“Ben dinliyorum, Asya.”

Asya başını kaldırdı.

Tam o anda cebindeki taş ısındı.

Onu çıkarınca bal rengi ışık parmaklarının arasından süzüldü. Taş gibiydi. Ama sıcaktı. Sanki içinde küçücük bir güneş uyuyordu.

Ertemi’nin bakışı avucuna indi.

“Kehribar,” dedi usulca. “Onu nerede buldun?”

“Ormanda. Sarmaşıkların yanında.”

Asya taşı ona uzattı.

“Sizinse alabilirsiniz.”

Ertemi kehribarı avucuna aldı. Öteki elini çınarın gövdesine koydu.

Kabuğun altında ince ışık çizgileri belirdi. Çizgiler köklere, dallara uzandı; birbirine bağlanan patikalar gibi kıvrıldı. Asya bir an için ormanı, vadiyi ve uzaktaki köyünü aynı ışığın içinde gördü.

Sonra çizgiler söndü.

Yalnızca kehribarın içindeki ışık kaldı.

Ertemi taşı yeniden Asya’ya uzattı.

“Sende kalsın.”

“Ne işe yarıyor?”

“Sen başkalarını dinliyorsun, Asya. Kara’nın ağrısını, Sümbül’ün korkusunu duyuyorsun. Ama seni dinlemediklerinde bir gün kendi duyduklarından da şüphe edebilirsin.”

Asya ormanda izlerin kaybolduğu yeri hatırladı. Geri dönmek istediği o anı.

“Ya yanlış geldiysem diye düşündüm,” dedi.

“Sonra ne yaptın?”

“Bir daha baktım. Çalıdaki keçi kıllarını gördüm.”

Ertemi kehribarı onun avucuna bıraktı.

“Bir gün yine kendinden şüphe eder, söyleyeceğin sözü içine atarsan buna dokun. Isındığında hatırla: Başkaları seni dinlemese de senin sesin hâlâ orada.”

Asya taşı iki eliyle tuttu.

“Onların da beni dinlemesini sağlar mı?”

Ertemi başını iki yana salladı.

“Onlar dinlemeyi kendileri öğrenecek. Kehribar sana kendi sesini unutturmayacak.”

Asya kehribarı usulca cebine koydu.

Arda biraz yaklaştı.

“Ormanda başka neler gördün?” diye sordu.

Asya anlatmaya başladı.

Vadinin öteki ucundan gelen seslerle başlarını çevirdiler. Tuna ile Bora çalıların arasından çıkmıştı. Hayvanların seslerini duymuş, o seslerin peşinden vadiye ulaşmışlardı.

Bora hayvanları görünce hızlandı. Tuna ise çınarın yanındaki aslanların önünde durakladı.

“Hepsi burada!” dedi Bora. Sonra Asya’yı gördü. “Sen nasıl buldun?”

“Küçük toynak izlerini takip ettim.”

Tuna kaşlarını çattı.

“Peki ya büyük iz?”

Asya’nın eli cebine gitti. Kehribar hâlâ sıcaktı.

“Aslanınkiydi,” dedi. “Ama hayvanların nereye gittiğini anlamak için onların izlerine de bakmak gerekiyordu.”

Tuna çınarın yanındaki aslana, sonra hayvanlara baktı. Halatını çıkardı.

“Hadi, dönelim.”

Kara’ya yaklaşınca eşek başını geri çekti.

“Bekle,” dedi Asya.

Tuna durdu.

“Kara’nın ayağı hâlâ ağrıyor. Onu çekme.”

Tuna eşeğin kaldırdığı ayağa baktı. Halatı yavaşça topladı.

Sonra elini uzattı.

“Gel, Kara.”

Eşek hemen kıpırdamadı.

Tuna bu kez bekledi.

Kara burnunu onun eline yaklaştırınca Tuna boynunu okşadı.

“Acele etmeyelim,” dedi.

Asya, Bulut’a döndü.

“Eve dönelim mi?”

İnek ağır ağır ayağa kalktı. Sümbül’ün annesi de doğruldu. Küçük keçi onun peşine takıldı.

“Yanınızda yürüyeceğiz,” dedi Asya.

Ertemi çınarın gölgesinde duruyordu. Asya ona son kez baktığında tanrıça başını hafifçe eğdi.

Köyün öteki hayvanları da patikaya yöneldi. Yaban hayvanları vadide kaldı. Kuşlar çınarın dallarına kondu.

Kardeşler hayvanların yanında yürümeye başladı.

Dönüş uzun sürdü.

Kara yavaşladığında Tuna da yavaşladı. Bora bir pınar görünce önden koşup su kaplarını doldurdu. Arda taşlık yerlerde daha düz bir geçit aradı. Asya, Sümbül annesinden uzaklaşınca durup ikisinin yeniden yan yana gelmesini bekledi.

Köyün çatıları göründüğünde güneş dağların ardına inmek üzereydi.

Onları ilk gören çocuk, meydanın ortasına koştu.

“Geliyorlar!”

Kapılar açıldı. İnsanlar evlerden, avlulardan çıktı. Birileri sevinçle bağırıyor, birileri hayvanlarını sayıyordu. Kalabalık yaklaşınca Sümbül annesinin arkasına saklandı.

“Biraz yol açın,” dedi Asya. “Ürkmesinler.”

Önlerindeki adam yana çekildi. Yanındakiler de geriledi. Hayvanlar açılan aralıktan meydana girdi.

Asya babasını gördü.

Babası önce hayvanlara, sonra dört kardeşe baktı. Asya’yı görünce hızla yanına geldi. Ellerini kızının omzuna koydu.

“Neredeydin? Seni evde bulamayınca…”

Cümlesini bitirmedi. Asya’nın yüzüne, çizilmiş ellerine baktı.

“İyi misin?”

“İyiyim.”

“Hayvanları Asya buldu,” dedi Arda. “Beni de o kurtardı.”

Babası kızına baktı.

“Nasıl buldun?”

Asya anlatmaya başladı. Küçük toynak izlerini, ormanı, çınarın altındaki hayvanları anlattı.

Babası sözünü kesmedi.

“Bulut çok yorulmuş,” dedi Asya. “Kara’nın ayağı da hâlâ ağrıyor. Sümbül’ü kalabalıktan çekip çıkarmayalım. Korkunca daha çok saklanıyor.”

Meydandakilerden biri elindeki ipi gevşetti. Sümbül annesinin yanına sokuldu.

“Aslında hepsini söylüyorlar,” dedi Asya. “Kara ayağını kaldırıyor. Sümbül saklanıyor. Biz başka şey sanıyoruz.”

Babası başını çevirip hayvanlara baktı.

“Bulut’a yemini burada verelim,” dedi. “Kara’ya da yarın yük vurmayız.”

Sonra yeniden kızına döndü.

“Bu sabah seni dinlemedim.”

Asya’nın parmakları cebindeki kehribara dokundu.

“İzleri söylemeye çalışmıştım.”

“Biliyorum,” dedi babası. “Dinlemeliydim.”

Kara yanlarından geçerken yine duraksadı. Asya elini boynuna koydu.

“Ayağına bakalım mı?”

Babası eşeğin yanına çömeldi.

“Gel, Asya. Birlikte bakalım.”

Küçük demedi.

Ben Lada’yım.

O gece Letoon Çınarı’nın dalında oturdum onları izledim.

O yıldan sonra o köyde bir şeyler değişti.

Ahırlarda sesler farklı çıkıyordu.

Sabahları artık ‘malları sağdın mı?’ denmiyordu.

Bulut’a Bulut deniyordu, Kara’ya Kara…

Ben hâlâ o köyün üzerinden geçerim.

Ve her geçişimde aynı şeyi düşünürüm:

Bazen yolu ilk bulan en büyük değildir,

Bazen…

Dördüncü Kardeştir.

— Lada

Lada’nın anlatacak başka masalları da var.

Yeni masal geldiğinde size e-postayla haber verelim mi?

Lada’nın Feneri’ne dön →